T.C. Devleti'nin Kurucusu, Banisi Mareşal Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK Diyor ki; "BÜTÜN ÜMİDİM GENÇLİKTEDİR" Ve Türrk Gençliğine, "Benim doğum günümdür" de dediği, Milli Mücadelenin Anadolu'da örgütlü başlangıcı olan Samsun'a çıktığı günü bayram olarak armağan ediyor. Gençlerimiz başta olmak üzere, 19 MAYIS ATATÜRK'ü ANMA GENÇLİK ve SPOR BAYRAMIı'mız kutlu olsun...

LEYLA HANIMI KİM ALACAK?

leyla kim alacak

Cumhuriyet’in ilk yıllarında erkeklerin düşledikleri kadın tipini belirlemek üzere Haftalık Mecmua’nın düzenlediği ‘Hangi Kızla evlenmeli ?’ anketini geçen sayımızda vermiştim. 1927 yılında dergi, aile yaşamında köklü dönüşümlerin oluştuğu bir dönemde evlenmeye aday genç kız tiplerini hâkim değer normlarına göre sınıflandırmış, bir başka deyişle ‘ideal tip’ oluşturmuştu. Sonuç olarak anket, Cumhuriyet’in hukuk başta olmak üzere günlük yaşamla ilgili temel dönüşümlerine ve Osmanlı-Cumhuriyet feminizminin yarattığı yeni kadın tiplerine karşın erkeklerimizin geleneksel bir yaşam biçimini tercih ettikleri; içine kapanık, münzevi bir Osmanlı paşasının torunuyla evlenmeyi düşlediklerini ortaya koymuştu.

Mecmua ‘ideal kadın ‘ anketinden önce ‘ideal erkek’ tipi üzerine bir anket düzenlemişti. Bu anket Cumhuriyet’in ‘ideal erkek tipi’ üzerinedir. Derginin hayal mahsulü kurguladığı Salih Paşa ailesinin gelinlik kızı Leyla Hanım’ın tipleri üzerineydi.

Kurguya göre Salih Paşa Leyla’nın büyük babasıydı. Yaşına göre oldukça dinç, eski bir askerdi. Varlıklıydı. Pederşahi ailenin reisiydi. Ailede onun sözü geçerdi. Artık hayatta tek amacı torunu Leyla’nın mürüvvetini görmekti. Karısı Melek Hanım kocasının sözünden pek dışarı çıkmazdı. Ama fırsat buldukça Salih Paşa’yı yönlendirmekten de geri kalmazdı. Leyla’nın annesi Kerime Hanım, Salih Paşa’nın gelini, Leyla’nın babası Şevket Bey ise ticaretle uğraşan oğlu idi.

Yarışmada, Leyla Hanım için erken Cumhuriyet’te revaç bulan mesleklerden, her yaştan ve tabakadan talipler tanımlanmıştı. Haftalık Mecmua  bu ‘ideal damat Aday’larını sıra ile tanıtmış ve okuyucuların beğenisine sunmuştu.

Anket de bir önceki gibi dönemin değer normları konusunda bizlere ipuçları veriyor. Aile bireyleri ağzından gözde mesleklerin artı ve eksileri sıralanıyor. Asker, müderris, diplomat gibi devlet memuru adayların yanı sıra serbest meslek erbabı da yer alıyordu. Hatta Cumhuriyet’in kültür devriminin ürünü sanata ve sanatkâra da yer verilmiş, adaylar arasına bir viyolonist konmuştu. Cumhuriyet öncesine oranla serbest meslek sahibi kişilerin çoğunluğu geçmişin ‘devlete kapılanma’ anlayışının bir ölçüde aşıldığının gösteriyordu. Bir başka deyişle devlet memuru, ya da kalem efendisinin pabucu dama atılmıştı. Bunda Osmanlı’nın son döneminde memur kesiminin yoksulluğunun önemli rolü vardı. Cihan Harbi yıllarında kıt kanaat geçinen devlet ricaline karşın ‘harp zengini’ ya da yeni zengin bir ticaret erbabının ortaya çıkışı, serbest meslek sahibi kişilerin enflasyonla bir ölçüde boy ölçüşebilmeleri, gelinlik kızların tercihlerini etkilemişti. Servet bundan böyle evlenecek kızlar için temel göstergelerden biri oluyordu. Ancak Cumhuriyet’in bu denli dar bir perspektifle damat adaylarını değerlendirmesi beklenemezdi. Geçer akçe bir meslek sahibi olmak her şeyden önce geliyordu. Yaş konusunda da kaygılar öne çıkıyordu. Damat ile gelin arasında yaş farkı onaylanamazdı. Ama yine de adaylardan görülebileceği gibi erkekler için ideal evlenme yaşı otuzlardı. Ne de olsa, iş, güç, ev bark sahibi olmak kolay değildi. Kırklar ise artık geçkince addediliyordu.

Anketimiz Cumhuriyet’in ilk yıllarında toplumsal yaşamla ilgili yan bilgilere de yer veriyor. İnsanların günlük yaşamları, beğenileri, boş zaman değerlendirme tarzları vb. birçok toplumsal tarih girdisi anketin satır aralarında gözlemlenebiliyor.

Önce ‘gelinlik kız’ Leyla’yı tanıyalım. Leyla on dokuzunda, zengin, varlıklı bir ailenin nazlı kızıydı. Uzun boylu, kumral, pek güzel, güzel olduğu kadar da sevimliydi. ‘Ahlak itibariyle de emsalsiz addolunabilirdi. Zeki bir kızdı; güzel sanatlara istidadı vardı. Salih Paşa’nın torununun terbiyesi, eğitimi için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştı.  Leyla küçük yaşlarda Fransızcayı Bir mürebbiyeden öğrenmiş, sonra Alman mektebinde okumuştu. İyi piyano çalıyordu. Alaturka musiki üstadlarının birinden tanbur dersi almıştı.

Leyla saf bir kızdı. Kalbinde o güne kadar hiçbir çarpıntı duymamıştı. Ancak o da, her genç kız gibi bir hayat arkadaşı edinme gereğini giderek hissediyordu. Güzellik, irfan, ahlak… İşte Leyla’da bunların üçü de mükemmeldi. Başta Salih Paşa olmak üzere, bütün aile Leyla’nın meziyetleriyle iftihar ediyordu. Er geç Leyla’nın mürüvvetini görmek istiyorlardı. Ama kimseyi Leyla’ya layık görmüyorlardı. Bu kadar müstesna, onun gibi nazlı bir yavrucağın hayırsız bir kocaya düşüvermesi olasılığını düşündükçe uykuları kaçıyordu. Helal süt emmiş, soyu sopu belli bir damat bulmak için büyük çaba sarf ediyorlardı.

Leyla’yı kim alacaktı? Onu az çok tanıyan ya da tanımasa bile uzaktan uzağa işiten herkes sözbirliği etmişçesine hep bu soruyu soruyordu. Leyla’nın kocaya varması, bütün İstanbul için artık bir olay olmuştu. Leyla’nın talipleri  kulaktan kulağa fısıldanıyor, dedikodusu neredeyse ülkeyi sarıyordu.

Leyla için Haftalık Mecmua ‘nın çizdiği ‘ideal’ on damat adayı vardı. Bunların hepsi de o günün revaç bulan mesleklerini simgeliyordu; mebus, tüccar, diplomat, doktor, kaymakam (asker), müderris, muharrir, musikişinas, avukat ve bankacı.

Ancak bunlardan birinin diğerlerine bir önceliği vardı. Aileden biriydi; Leyla’yla birlikte büyümüş akrabadan bir adaydı. Robert Koleji mezunu bu genç işte bankacıyı simgeliyordu. Ekrem Bey, Leyla’nın annesinin dayısının oğlu idi. Cumhuriyetle birlikte gündeme gelen pragmatik, sportif, ölçülü bir erkek tipini yansıtıyordu. Ahlak yönünden kusursuzdu. Yüzünde sağlam bir irade ifade eden çizgiler, zekâ ile parlayan gözler, geniş omuzlar ona güç ve metanet mabudelerini andıracak bir heykel görünümü veriyordu. Çevresinde en iyi koşan, en iyi yüzen, en mükemmel ata binen, yelken kullanan o idi. Ne içki içerdi, ne de çapkınlığı vardı. İstanbul’un ünlü sefehathanelerine adımını atmamış, ağzına bir yudum ispirto koymamıştı. İşten sonra arkadaşlarıyla spor yapmak için buluşur ya da doğru evine dönerdi. Zaman zaman Salih Paşa’lara uğrar, Mebrure hanım piyano çalarken Leyla Hanımla konağın bahçesinde tenis oynarlardı. Kimi kez birlikte otomobille gezintiye çıkarlar, ara sıra Şişli tepelerinde dolaşırlardı. Yazın Salih Paşalar Boğaziçi’ndeki yalıya taşınınca bu gezintilerin yerini sandal sefaları alırdı.

Leyla ile Ekrem birlikte büyümüşler, çocuklukları, gençlikleri hep aynı ortamda geçmişti. Evde herkes onları aynı ailenin evlatları gibi görürdü. Her ikisine de sonsuz güvenleri vardı. İki gencin arasında şimdilik hiçbir duygusal ilişki olmadığı muhakkaktı. Fakat Ekrem’in bütün yaşamını burada, özellikle Leyla’nın yanında geçirmekten zevk aldığını görüp de ‘Acaba!’ dememek olanaksızdı. Nitekim Melek Hanım (babaanne) bunu dile getirmişti. ‘Uzaklarda aramaya ne hacet… Acaba Leyla’yı ona versek hepsinden münasip değil mi? ‘ diye sormuştu. Ekrem Leyla’dan altı yaş büyüktü; kazanıyordu; huyu, ahlakı ailece biliniyordu. Ondan iyisini mi bulacaklardı!

Ama aile bu tür bir evliliğin neden olacağı dedikodudan da çekinmiyor değildi. Leyla Ekrem’le evlenecek olursa ‘mutlaka iki genç bir ev içinde sevişmişlerdir diye kim bilir ortaya ne kadar dedikodu çıkacaktı. İşte bu kaygı nedeniyle evliliğe karar vermek güçtü.

Bir diğer aday Doktor Necmettin Şükrü Bey’di. Doktor Necmettin Bey de herkes gibi Leyla’ya kulaktan vurulmuştu. Bir gün  Galatasaray’da resim sergisinin önünden geçerken yan tarafta gösterişli bir araba durdu. İçinden iki hanım indi. Bunlardan birinin mümtaz bir güzelliği, vakur bir edası vardı. Sergiye doğru yürüdüler. Genç doktor kendi kendine ‘Leyla hanım bu olmalı ’demişti. Ateş bacayı sarmıştı. Doktor Necmettin Bey bundan böyle Leyla’yı görebilmek için her türlü çareye başvuruyordu. Sonunda kızı istemeye karar vermişti. Salih Paşa’yı uzaktan tanıyan amcasını araya sokmuştu. Doktor Necmettin Şükrü meslektaşları arasında, temayüz etmiş, otuz iki yaşında, yakışıklı bir gençti. Almanya’da eğitim görmüştü. Baba mesleğini yapıyordu. Baba-oğul Beyoğlu’nda muayenehane açmışlardı. Kazançları yerindeydi. Güzel bir evde oturuyorlardı.

Salih Paşa ailesi soruşturma sonucu Doktorun ahlakça da temiz bir genç olduğunu öğrenmişlerdi. Ancak muayenehanesinin Beyoğlu’nda olması aileyi kuşkulandırmıştı. Tahkikat derinleştirildiğinde Necmettin Şükrü ve babasının muayenehanesinin ‘emraz-ı zühreviye ve frengiye tedavihanesi’ olduğu görülmüştü. Diğer bir deyişle baba-oğul zührevi hastalıklar ve frengi uzmanıydılar. Bunlar o gün için ‘fena hastalıklardı. Tıpkı bugünün AİDS’i gibi… Diğer bir deyişle Necmettin Bey’in hastaları kadınlardı. Bu kadınları çırılçıplak soyup muayene ediyordu. İşin kötüsü hastalarının çoğu yöre umumhanelerinin sermayeleriydi. Melek Hanım bunları duyunca vetosunu koydu. ‘o pis paraları tuttuğu ellerle gelip soframıza oturacak öyle mi? Allah yazdı ise bozsun! Ya Leyla, o zavallı kız, kocasının bütün gün öyle pis hastaların, kim bilir nerelerine baktığını düşündükçe ne hale gelir?’ demekten kendisini alamadı. Açıkça o günlerde doktor vardı, doktor vardı. Her doktora kız verilmezdi. Hele kadınların orasını burasını elleyenler yüz karasıydı. Bu kadar antipropagandaya rağmen Necmettin Bey  yine de aday listesinde yer aldı.

 Diğer talip, Dava Vekili Talat Şevki Bey’di. Sade mesleğinde değil her hususta müstesna bir gençti. Ahlakı, düzgünlüğü, ciddiyeti bu zamanda az bulunurdu. Ayrıca ailenin hukuk işlerine de bakardı. Ancak avukatlık henüz meslek yelpazesinde pek yükseklerde yer almıyordu. Aile kendilerine damat olacak kişinin yüksek nüfuz sahibi olmasını bekliyordu. Ayrıca Talat Bey’in özel serveti de yoktu. O sıralarda kamuoyunu derinden etkileyen bir cinayet olayı mahkemeye intikal etmişti. Katilin müdafaasını Talat Bey yapmıştı. Çok iyi bir savunma yapmış idamı beklenen katil zanlısının, cezasını hafifletmiş, bir anda ünlenmişti. Ancak aile bu kanaatte değildi. Dava aileyi kaygılandırmıştı. ‘Demek ki bu kadar faziletli tanıdığımız genç bile bir türlü samimi olamıyordu. ‘Yoksa nasıl olur da bir katilin müdafaasına deruhte ederdi?’ Açıkçası avukatlık hala seçkin bir meslek konumunda değildi. Osmanlı günlerinde müzevirlik, kâğıt kavaflığı, ayak tellallığı, arzuhalcilik bu mesleğin halk arasındaki yaygın tanımlarıydı. Çoğu zaman şarlatan tipler olarak görülürlerdi. Ancak hukuk devletine yöneliş ve 19. Yüzyılın son çeyreğinden itibaren avukatlığın giderek toplumda saygınlık kazanması Haftalık Mecmua’nın avukatlığı da seçkin meslek yelpazesine koymasına sebep olmuştu.

Bir başka talip olan genç Diplomat Nusret Reşit Bey’di.  Her ne kadar devlet memuriyeti ise de diplomatın toplumda ayrı bir yeri vardı. Ne de olsa dış ülkelerde memleketi temsil ediyordu. Ailesi de bu vesileyle gezip tozuyordu. Nusret Reşit Bey, hali vakti, tahsili, ahlakı ile her yönden mükemmel bir adaydı. Washington sefaretinde önemli bir memuriyete tayin edilmiş, yakında oraya gidecekti. İstikbali parlaktı. Ancak Leyla’nın uzak bir diyara gelin gitmesi ailenin pek de hoşuna gitmemişti. O nedenle özellikle büyükanne Melek Hanım itiraz ediyordu.

Diğer talip, Türk ordusunun değerli bir elemanı, Erkan-ı Harb Kaymakamı Selami Bey’di. Cihan Harbi’nde Kafkasya’da, Galiçya’da, Filistin’de cepheden cepheye koşmuş, Çanakkale muharebesinde ön safta çarpışmıştı. Mütareke sırasında Anadolu harekâtına katılmış, Milli Mücadele’de Türk ordusunun zaferinde onun da payı olmuştu. Kırk yaşına geliyordu. Artık sıcak bir yuva kurma ihtiyacını duyuyordu.

Ordunun Cumhuriyet’in ilk yıllarında saygın meslek seçeneklerinden dışlanması düşünülemezdi. Devlet ricalinden birçoğu ordu kökenliydi. Gerek cumhurreisi, gerekse başvekil ordudan yetişmişti. Ama yine de ailenin Selami Bey’e itirazı vardı. Selami Bey, Leyla’dan yirmi yaş büyüktü. Bu tür yaş farkları artık Cumhuriyet normlarına ters düşüyordu.

Bir diğer talip, Cumhuriyet’in yükselen mesleklerinden birine mensup Tüccar Kürkçüzade Rıfat Bey’di. Sürdüğü saltanat için her gün yeni bir hikâye işitiliyordu. Bir taraftan kazanıp öte taraftan harcadığı para ile tüm İstanbul’u sefaletten kurtarabilirdi. On beş sene önce ambar memuru iken aklını kullanmış, her devre göre bir başka işe sarılmış; bazen günlerce uyumadan, aç açına koşmuş, kovalamış, nihayet zengin olmuştu. Öyle harp zenginleri gibi hesabını bilmeyen çılgınlardan da değildi. Ayağını sağlam basıyor, her giriştiği işten yüzbinlerce lira kazanıyordu. Yeni bir han yaptırmıştı. Hayrı hasenatı da düşünen bir adamdı. Rıfat Bey’in adamları her gün uzak, kuytu mahallelerde dolaşıp, fukaraya, dullara, yetimlere para dağıtıyordu. Bu arada Darülaceze ve öksüzler yurduna onar bin lira bağışta bulunmuştu. Boğaziçi’nde en güzel yalılarından birini, Büyükada’daki köşklerinden en mükellefini satın almıştı. Bu arada çiftliğinde sık sık av eğlenceleri tertip ediyordu. Bundan böyle tek arzusu saltanatına, ihtişamına uygun bir kız arkadaş bulmaktı.

Tüm bu artı puanlar aile yaşamı için yeterli miydi? Tüm anket boyunca Leyla bir kez görüş bildirmişti. O da Rıfat Bey’le ilgiliydi. Leyla Rıfat Bey’le bilakis parası için evlenmek istemiyordu. Onun şaşaalı yaşamı karşısında kendisini bir aksesuar olarak görüyordu. Sanki Rıfat Bey kendi ‘lüks’ünü tamamlamak için onu istemişti. Öte yandan aile Rıfat Bey’in servetini de şaibeli buluyordu. Salih Paşa ‘nasıl kazanıldığı belli olmayan bir para’ demişti. Melek hanım da kocasını desteklemişti. ‘Eskiden ambar memuru imiş ayol… ‘. Kim bilir çalmış, çırpmış da mı zengin olmuştu?

Ünlü yazar (meşhur muharrir) Şinasi Hikmet Bey, Leyla Hanım’ın sıradaki talibiydi. Yaşı otuz beşe yaklaşmıştı. Küçük yaşta anne ve babasını kaybetmişti. Ne yapmışsa kendi gayretiyle ortaya koymuştu. Birkaç romanı vardı. Şinasi Hikmet Bey ülke çapında şöhret olmuştu. Yıllarca mahrumiyet içinde yaşadıktan sonra en çok baskı sayısına sahip bir gazete sahibi olmuştu. En çok okunan da Şinasi Bey’in köşesiydi. Güler yüzlüydü. Hayat arkadaşı olarak o da Leyla’yı kendisine münasip görmüştü.

Melek hanım Şinasi Hikmet Bey’in gazeteci olduğunu duyunca burun kıvırdı. Kerime Hanım’da gazeteciliği geleceği olmayan bir meslek olarak görüyordu. Her gün yeni bir gazete çıkıyor, bir başkası kapanıyordu. Salih Paşa gazetecilerin yalan yanlış yazdıklarını söylüyor, ama Şinasi Hikmet’in onlardan olmadığını vurguluyordu. Ama yine de Leyla’ya koca olacak gencin gazetecilik gibi ‘gürültülü’ bir yaşama karışmış olmasını pek tasvip etmiyordu.

Sıradaki talip Mebus Muhtar Fevzi Bey’di. Otuz sekiz yaşındaydı. Avrupa’da eğitim görmüştü. Yakında vekil olması büyük bir olasılıktı. Leyla’nın güzelliğini, meziyetlerini o da duymuştu. Bir ara Ankara’daki yoğun programından fırsat bulup İstanbul’a geldiğinde Leyla’yı bir baloda yakından görmüştü. Ancak hayat arkadaşı seçmek için ne öyle bin bir ağızda dolaşan dedikodulara inanmak, ne de bir baloda müziğin ve eğlencenin yoğun baskısı altında onu uzaktan uzağa görmek yeterliydi. Muhtar Fevzi Leyla’yı yakından tanımak, onunla hiç olmazsa birkaç saat konuşmak istiyordu. ‘Kadın kalbi kendi hüviyetindeki esrarı uzun müddet ifşa etmeyecek kadar muammalı yaratılmıştı. Şahsen görüşerek Leyla’nın ufak tefek temayüllerini, hayat hakkındaki düşüncelerini hiç olmazsa böylece kendi ağzından kabil olacaktı. Öte yandan toplumda ‘görücülük’ yerini giderek görüşücülük’e bırakıyordu. Aracıları bir kenara bırakıp gelin ve damat adaylarının evlilik öncesi birbirlerini tanımaları yaygınlaşıyordu.

Genç mebusun amcası Salih Paşa ile görüştü; aile görüşmeye izin verdi. Bir çay ziyafeti düzenlendi. Muhtar Fevzi Bey’le amcası da davet edildi. Genç mebus Leyla’yı daha yakından tanıma fırsatı buldu. Çok geçmeden kızı resmen istedi. Aile, Muhtar Fevzi Bey’de pek kusur bulamadıysa da kararsızlık bu kez de baskın çıktı. Onu da listeye yazdılar.

 Sonraki talip Müderris (bu günkü karşılığıyla profesör) Fuad Hüsamettin Bey’di. Türkiye çapında bilgisi (irfanı) ve fazileti ile tanınmıştı. Gençliğinde okullarda öğretmenlik, müdürlük yapmış, nihayet Darülfunun’da bir kürsü sahibi olmuştu. Hayatını bilimsel çalışmalara hasretmişti. Yıllarca Avrupa’da dolaşmış, uzun süre Anadolu’nun birçok yöresinde yaşayarak Türk köylüsünü pek yakından tanımıştı. Sabahları mesaisine, ya da o günkü deyişle ‘darülmesai’sine gidiyor, bütün gün orada çalıştıktan sonra, akşam evde yine kitapları ile baş başa kalıyordu. Ama ona namütenahi bir zevk veren bu kitaplar bile onu bir yuva kurma özleminden alıkoyamıyordu.

Fuad Hüsamettin Bey’in pek değerli eserleri vardı. Verdiği konferanslar, yazdığı makaleler, bilim dünyası için birer olay oluyordu. Yaşı kırkı geçiyordu. Gençliği harap eden yorgunluklardan uzak, düzgün ve perhizkar yaşadığı için dinç kalmıştı. Şakaklarındaki gümüşten gölgeler ona hoş bir görüntü veriyordu. Fuad Hüsamettin Bey mizaç itibariyle de çevresinin beğenisini kazanmıştı. Hürmetle, muhabbetle adından söz ediliyordu. Acele hüküm vermez, hemen hiçbir şeye öfkelenmezdi. ‘Mesut’ bir insandı. Sağlıklı, hali vakti yerinde idi. Fuad Hüsamettin Bey Salih Paşa ile zaten tanışıyordu. Paşanın zengin bir kütüphanesi vardı. Fuad Hüsamettin Bey bazı eski kitaplar için ara sıra onlara gider gelirdi. Aile, Fuad Hüsamettin Bey gibi saygın bir adamın kızlarına talip olduğunu öğrendiği zaman gerçekten iftihar etmişlerdi. Ama yine de ailenin bazı kaygıları vardı. Özellikle Kerime Hanım yaşını biraz geçkin buluyordu. Ayrıca aylığından ve biraz da yazdığı kitaplardan başka iradı yoktu.

Bu aşamada aile efradının damat konusundaki görüşleri epey farklıydı. Şevket Bey (baba), Mebus Muhtar Fevzi Bey’in kendilerine damat olmasını; Mebrure (anne) Leyla’nın ya Küçükzade Rıfat Bey’e ya da Hariciye memuru Nusret Reşit Bey’e varmasını, Salih Paşa(dede) ise Erkan-ı Harb Kaymakamı Selami Bey’le evlenmesini diliyordu. Ancak adayların ardı kesilmemişti.

Haftalık Mecmua’ nın onuncu ve sonuncu talibi musikişinas Ercüment Baha Bey’di. Onun musikiye yeteneği çocukluktan beri herkesin dikkatini çekmişti. On dokuz yaşına geldiğinde ailesi onu Almanya’ya göndermişti. Konservatuarda okudu. Yeteneği takdir kazandı. Ülkeye ünlü bir müzisyen olarak döndü. Konserlerinde yer bulmak sorun oldu. Besteleriyle batı dünyasında seçkin bir yer edindi. Artık herkes ‘Türk musikisindeki inkılabı’ ondan bekliyordu. Bestelediği ‘milli operaların” bazı parçalarını duyanlar gelecekte bunların birer şaheser olacağını ileri sürüyorlardı. En zengin, en müdebdeb âlemlerde herkesin gözü onu arıyor, kemanını bir kez duyan onun tınısını bütün yaşamı boyunca unutamıyordu. Ercüment Bey Leyla’yı konserlerinden tanıyordu. Onu ilk kez Union Française’in salonunda görmüş, çaldığı parçalar genç kızın gözlerinde derin izler bırakınca onun duygusallığına meftun olmuştu. Leyla’yı isteyince itiraz Melek Hanım’dan geldi. Çok güzel keman çalıyordu, ama ne de olsa ‘çalgıcı’ydı. Her ne kadar ailenin diğer fertleri bu tür bir aşağılayıcı tavrı onaylamıyorlar, hatta Ercüment Baha Bey’i takdir ediyorlarsa da kızlarını bir sanatkâra vermeye yanaşmıyorlardı. En güçlü itiraz Salih Paşa’dan gelmişti. Sanatkârların yaşamı maceralarla doluydu. Müziğin tılsımına kapılıp evini, barkını, çoluğunu çocuğunu bırakan kadınlar sık sık görülüyordu. Nitekim Ercüment Bey’in etrafında da birçok kadın dolaşıyordu. Leyla ona varacak olursa, sakin, asude bir yaşam sürmesi olanaksızlaşırdı.

Haftalık Mecmua  böylece on adayını okurlarına tanıtmıştı. Leyla Hanımı kim alacaktı?  Taliplerin hepsi de seçkin zevattan oluşuyordu; akrabadan bankacı Ekrem Bey, Doktor Necmettin Şükrü Bey, Avukat Talat Şevki Bey, Erkan-ı Harbiye Kaymakamı Selami Bey, Diplomat Nusret Reşit Bey, Tüccar kürkçüzade Rıfat Bey, Muharrir Şinasi Hikmet Bey, Mebus Muhtar Fevzi Bey, Müderris Fuad Hüsamettin Bey ve nihayet musikişinas Ercüment Baha Bey.

Okuyucular bu adaylar içinde Leyla için en çok kimi layık görürlerse ona rey vereceklerdi. Gelecek mektuplar tasnif edilecek, en çok oy alan Leyla Hanımla evlenecekti. Böylece seçilecek adaya oy verenler arasında çekiliş yapılacak ve birinciye 3999, ikinciye 2999, üçüncüye 1999 kuruş verilecekti. Dördüncü Haftalık Mecmua’nın ilk yılının ciltli kolesiyonunu ve ikinci yılının aboneliğini kazanacaktı. Leyla’ya talip olanlar arasında en az oy alan aday için mektup gönderenlere de bir teselli mükâfatı verilecekti. Bunlar arasında yapılan çekilişte çıkana 999 kuruş verilecekti.

Okuyucular verilen süre içerisinde kuponlarını gönderdiler. Adaylarını bildirdiler. Sayım yapıldı, kura çekildi. Şubat ayı son günü dergi, Leyla Hanım’la Ekrem Bey’in evleneceğini ilan etti; ‘Gelinlik Kız Müsabakamız Fevkalade Rağbet Kazanmış ve Ekrem Bey 1515 Rey almıştır.’

Cumhuriyet magazin dergiciliği ilk kez bu denli ilgi uyandırmıştı. Yetişmiş kızı olan her aile (ve ailenin kızı) diziyi ilgi ile izlemişti. O güne kadar dergilerin ortaya attıkları sorunların ve anketlerin hiçbiri okurlar tarafından bu derece önemsenmemişti.

Bu tür anketler Türk toplumunda ilk kez yer alıyordu. Okuyucu haftalar süren tefrikayı izlerken hayalle gerçeği karıştırıyor, birçoğu Leyla’nın gerçek olduğuna kanaat getiriyordu. Hayalle gerçeği bu denli iç içe olması magazin kültürünün daha yeni yeni yeşermesinden kaynaklanabilirdi. Bu nedenle birçok okuyucu gerçekmişçesine yorumlarda bulunmuştu. Okurlardan birçoğu düğüne davet edilmek istiyordu. Bu arada dışarıdan aday önerenler de olmuştu. İşi şakaya vuranlar da yok değildi. Leyla Hanım için önerilen taliplerden hiçbirisini beğenmeyen İzmirli kasap İbrahim ve Manisalı Mehmet Nuri imzalı iki okur İzmir’de terzihane kalfalarından zenci Mehmet Celal Efendi’nin fotoğrafını gönderiyor ve onu on birinci aday olarak teklif ediyorlardı.

Cevaplardan anlaşıldığı kadarıyla kadınların çoğu tüccar Kürkçüzade Rıfat Bey’i tercih ediyordu. Ayrıca tüccara oy verenler arasında önemli ölçüde ticaret erbabı vardı. Ticaretin geleceği parlaktı, Leyla Hanım için de böyle bir tercih yeğlenmeliydi. Muharrir Hikmet Şinasi Bey’e oy verenler arasında onun kimsesiz olmasını meziyet olarak görenler de vardı. Sigorta şirketinde kâtip Mehmet Sırrı Bey Hikmet Şinasi Bey’in birçok efsafından başka kimsesiz olması hasebiyle Leyla Hanım kaynana dedikodusundan azade kalacak ve bu sayede mesut olacaktır!’ diyordu. Avukat Talat Şevki Bey ise talipler arasında en yaya kalandı. Avukatlık henüz toplumda yeterince saygınlık kazanamamıştı.

Ancak evlilik işinde yine de duygusal kaygılar öne çıktı. Seçimde Leyla’nın zımni tercihi ağırlığını korudu; Ekrem Bey’e en fazla oy çıktı. Ekrem Bey’in kazanmasında bu gencin aile içinde güven telkin etmesi önemliydi. Leyla ile küçükten beri birlikte büyümüşler, böylece ikisi de bir ölçüde anlaşmışlardı. Okurların birçoğu bu iki gencin küçüklükten beri zaten sevişiyor olmaları olasılığını kaydediyordu. Bu arada daha köklü çıkışlar yapanlara, Gelibolu Tahrirat Kalem’inden Hüseyin Hüsnü Bey gibi ‘Bir kere de Leyla Hanım’a sordunuz mu?’ diye mektup yazanlara da rastlanıyordu.

Tasnif sonucu Ekrem Bey’e 1515 oy çıktı. Leyla Hanım’la evlenmesi kesinleşti. Diğer taliplerin kazandıkları oylar şöyleydi; Mebus Muhtar Fevzi Bey 1410 oy, tüccardan Rıfat Bey 1341 oy, Diplomat Nusret Reşit Bey 1222 oy, Doktor Necmettin Şükrü Bey 965 oy, Kaymakam Selami Bey 929 oy, Müderris Fuad Hüsamettin Bey 818 oy, Muharrir Hikmet Şinasi Bey 676 oy, Musikişinas Ercüment Baha Bey 502 oy ve Avukat Talat Şevki Bey 103 oy.

‘Leyla Hanımı Kim Alacak? Yarışması bize birçok yönden ilginç geldi. Magazin dergiciliğimiz ilk kez anket düzenliyordu. Dergiler böylece okuyucularıyla bütünleşiyordu. Öte yandan aile yaşamındaki beklentiler, düşünceler bu tür anketlerle su yüzüne çıkıyordu. Cumhuriyet’in gündeme getirdiği bir zihniyet değişiminden ne ölçüde söz edilebilirdi? Kadın erkek ilişkileri ne tür dönüşümler geçiriyordu? Bu tür soruları anketlerden çıkarmak olasıydı. Anketlerden meslek yelpazesi hakkında da ipuçları elde etmek mümkündü. Salih Paşa torununu vermese de avukatlık ya da müzisyenlik gibi eskiden ‘ayak tellallığı’ ve ‘çalgıcılık’ olarak hakir görülen bazı meslekler Cumhuriyet’le birlikte konum elde ediyorlardı.

Son olarak ‘Leyla Hanımı kim alacak? Anketinin zamanla aşınmayan sonucuna dikkati çekelim. Leyla’nın en sonunda Robert Kolej mezunu bankacı bir akrabası ile evlendirilişi Haftalık Mecmua’nın ( ve okuyucularının) günümüze uzanan ne denli geniş bir perspektife sahip olduğunu göstermektedir. Robert Koleji ve bankacılık bugün de en revaçta olan okul ve meslek olsa gerek…

Kaynak; 1927 yılı Haftalık Mecmua no;85;78;77;76;75;74;73;72;71;70;69;68

 

Gönül Erdal Dağıstanlı

Psikiyatri Uzmanı Dr. Gönül ERDAL 1966 yılında Ankara’da doğdu. Akdeniz Üniversitesi Tıp fakültesinden derece ile mezun oldu. Mecburi hizmet sırasında örnek doktor seçildi ve sağlık ocağı ödülü aldı. Psikiyatri ihtisasını Bakırköy Ruh ve Sinir hastalıkları hastanesinde yaptı. Bilişsel Kognitif Terapisi, Duygulanım, Düşünce Davranış Terapisi ve Sağlık Kurumları İşletmesi eğitimlerini de başarı ile tamamladı. Çeşitli Ulusal televizyon kanallarında ve Sivil toplum kuruluşlarının organizasyonlarında defalarca bilinçlendirme eğitim konferanslar vermiştir. Ülke çapında ses getiren sosyal sorumluluk projelerinde kilit roller üstlenmiştir.

Bunlar ilginizi çekebilir...

Bir yanıt yazın